Sayfalar

31 Mart 2019 Pazar

Selam..

Selam Blog. 

Eskiden daha içli dışlıydık seninle.. severdim seninle senile sohbeti. Çünkü hep ben konuşur, sen sadece dinlerdin. Belkide normal yaşantımda hep dinleyen ben olduğum içindi bu. Sana döküyordum içimi. Şimdilerde ise ne konuşanım, ne dinleyen. Çok şey değişti be blog. 

Ritüellerim değişti, akışkanlıklarım değişti, hobilerim değişti, yaşam biçimim değişti. 

Eskiden gece olsa yatmasam, sabah olsa kalkmasam modundaydım, gece 2 gibi yatar sabah yataktan spatula ile kazınmam gerekirdi. Çalar saati 15 kez ertelerdim. Şimdi öyle değil. Gece en geç 11 de yatağa gidiyorum. Sabah saat 8 e kurduğum saatten önce uyanıyorum. Kedim yüzümü okşayarak uyandırıyor gerçi. Sonra yan dönüyorum, anlıyor beni. Ayak ucuma kıvrılıp saatin çalmasını bekliyor. 

Eskiden iş çıkışı eve gelip balkonda bir saat bir kadeh beyaz şarapla keyif yapma ritüelim vardı, bu olmazsa olmazımdı. Şimdi öyle değil, işten gelir gelmez, üzerimi değiştirip doğru ormana yürüyüşe çıkıyorum. Kulaklıklarım ve telefonum olmazsa olmaz. Kafa radyo, ve Best Fm dinliyorum. Saat 16-18 arası Perşembe hariç her gün. İki yıla yakındır yapıyorum bunu. O kadar alıştım ki buna, yürüyemediğim zamanlarda kendimi çok kötü hissediyorum. 

Eskiden akşamları yemek sonrası çay, içmeden yapamazdım. Artık içmiyorum. Hiç çay içmiyorum. En son çayı ne zaman içtim hatırlamıyorum. Onun yerine bitki çayı yapıyorum, şekersiz bir litre kadar içebiliyorum. Veya bir sürahi suyun içine salatalık, limon ve nane koyup bütün akşam onu içiyorum.  Ha birde eskiden çay sonrası 3-4 kadeh şarap içerdik. Artık o da yok. Çok canım çekerse bi kadeh içiyorum onuda şaraba su ekleyip öyle. Evet piç ediyorum şarabı. Olsun, o beni piç edeceğine ben onu edeyim:) 

Eskiden ben hiç resim yapamam diyordum. Hala yaptığımı iddia edemem. Geçenlerde bir kursa gittim. Bi kerelik gidebiliyorsun, bana göre mi değil mi diye. Eğer devam edeceksen kaydoluyorsun. Gittim, gördüm.. Bi şeyler yapmaya çalıştım. Ama yaptığım şey hiç bi boka benzemedi. Sonra hoca geldi, adımı sordu. Selva dedim. Almanlar bana Selva der. Ne kadar sanatsal bi isim dedi. Selva, vahşi orman demek bunu biliyorsun dimi, dedi. Evet biliyorum, dedim. Hakkaten biliyordum, çünkü bunu yakın bi zamanda öğrenmiştim allahtan:)

acemice calismalarim.. 
Nasıl resimler yapmak istiyorsun dedi? Dedim, ağaç, çiçek böcek doğa resimleri benim hiç ilgimi çekmiyor, daha çok soyut resimler, yada kadın resimleri yüzü olmasada bedeninin belli olduğu, renklerle oynamak dedim.  Sen bunu yapabilirsin, sana inanıyorum dedi ve gitti. Ertesi gün iş çıkışı Bauhausa gidip, tuval aldım, boyalar aldım, fırça aldım, spatula aldım, yürüyüş ve yemek sonrası başladım resim yapmaya. Ne yaptığımı bilmeden, yapa yapa, renkleri tanıya tanıya bi şeyler çıkıyor ortaya. Yani eskiden yazmayı severdim şimdi resim yapmayı. Yazmayı özlüyorum o başka.. 
Yazmayı özleyip yazamamakta bambaşka. 

Türkçeyi unutuyor muyum acaba? Bak ne diycem blog? Biliyor musun benim burada hiç Türkçe konuşabildiğim bi arkadaşım bile yok? Çok ince düşündüğünde bu aslında büyük eksiklik değil mi? Ha buna ihtiyaç duymadım bu güne kadar, evde konuşabildiğim kadarı ile yetiyor sanıyordum. Hayır, yetmiyor. Evde konuşmakla, arkadaşlarla konuşmak bambaşka. Benim arkadaşlarım İsviçreli, ve hiç Türkiye’li arkadaşım yok. Bu iyi bir şey mi, değil mi hiç bilmedim ama, son zamanlarda çok ihtiyaç duyuyorum buna. Türkçe deyimler kullanmayı, Türkçe atasözleri ile konuşmayı, Türkçe fıkralar anlatmayı, Türkçe şarkılar/türküler dinlemeyi.  Ve sanırım bu yüzdendir ki, üç, dört ayda bir bi hafta sonu Türkiye’deki arkadaşlarımı ziyaret ediyorum. Soranlara kuaföre geldim diyorum ama gerçek bambaşka. 

Geçen Facebook’ta bi paylaşımımın altına, Özlem şöyle yazmış;  „Ne güzel. Ne gizli saklı yeteneklerin varmış. Bence hayatı güzelleştirme işini nasıl böyle başarı ile yaptığın konusunda bir ders vermelisin bize  :)” demiş. 

Ne kadar iddialı motive edici bir yorum, oradan öyle mi görünüyorum, dedim? „vallahi öyle gözüküyor ve yanılmadığımı biliyorum. Sende bu konuda içten gelen bir yetenek var. senin yanındayken ben de öyle hissediyorum üstelik.“ diye cevap verdi. 

Ben eksiklerimle yaşarken biri çıkıyor bana benim farklı bakmam yönünde yorum yapıyor. Demekki dışardan farklı görünüyorum. Bunun farkına varmalıyım sanıyorum. 

Bugün farkına vardığım bir şey oldu. Hani bacağı kesilmiş bi Martin amca vardı. Ona yine yemek götürmeye gittim. Zile bastım ve uzunca bekledim. Kapı açılmadı. Sonra kapıda isminin yazılmadığını gördüm. Dışarıdan baktım bomboştu ev. Belliki taşınmış. Umarım başka bi evrene değil, başka eve taşınmıştır. 

Sonra aklıma bayan Suzi geldi. En son Noelde görüşmüştük. Hemen bayan Suziyi aradım. Seni çok merak ettim, dedi kendimi tanıtır tanıtmaz. Bende seni merak ettim dedim. Ama aradan geçmiş üç ay. Bazen çok kızıyorum kendime. En kısa zamanda Bayan Suziyi ziyaret etmeliyim. 

Böyle işte blog. Yarın 31 Mart. Yerel seçimler var. Ben en son 24 Haziran’dan sonra o seçim heyecanını kaybettim. Hiç heyecanlanmıyorum, hiç umutlanmıyorum, hiç inanmıyorum artık seçimlere. Ne bir haber, ne seçim propagandası, ne başka bi şey. O saatlerde zaten hep yürüyüşlerdeydim. Evet yarın seçim sonuçlarını izleyeceğim, beklentimin üzeri çıkarsa sürpriz olacak, olmazsa zaten beklediğim olacak şaşırmayacağım. Artık böyle.. 

Bu söyleceklerim okura;
Seçimlere güven olmasada, yinede herkes oy kullanmalı. Bu yerel seçimler genel seçimlerden daha önemli gibi sanki. Genel seçimlerde o üste ulaşman zor, ama yerel seçimde sadece kendi bölgeni kimin yöneteceği önemli. Ona ulaşmak daha kolay çünkü. Oy senin sesin demek. O yüzden gidip oy verin lütfen. Bu sizin hakkınız, aynı zamanda göreviniz. 

Hiç bir şey sürekli değil çünkü. Mutlulukta sürekli değil, acıda.. Saltanat keza öyle. Her şeyin bi sonu var. Bu neden bu sefer olmasın? 

23 Şubat 2019 Cumartesi

İstanbul Gezimle Toz Almaya Geldim.

Blog sayfama giden yoldaki otlar boyumu geçmiş, kapısında örümcek ağları oluşmuş. Otları biçmeye, örümcek ağlarını temizlemeye geldim. Bahar temizliği gibi olmasada şöyle bi tozunu almalı. Yazmayı çok sevsemde, her zaman yazamıyorum ben. Onu mu yazsam? Bunu mu yazsam? Bu düşünce hakim olunca yazamıyorum. Yazmaya başladığımda şelale gibi olmasada nehir gibi akmalı yazdıklarım. Zorla yapılan şeyler değersizdir gözümde. Yoksa şu Şubat chellenci dikkatimi çekmedi mi? Çekti elbet, ama totom yemedi her gün yazmaya. 

Son zamanlarda resime ilgi duymaya başladım. Amatör fotoğrafçılık hep vardı zaten, ama resim?? Hiç düşünmedim. Cin Ali resimlerinden öteye gitmez. Di. Hala gitmiyor gerçi de, neden olmasın noktasına geldim. Denemeden nerden biliyorsun ne yapabileceğini diye sordum kendime? Cevap gelmedi. Tabi bu düşünceler durup dururken gelmiyor. Resim yapan bi arkadaşım var. Sergi bile açmıştı geçen yıl. O bana derdi ki hep, senin fotoğraflarını çok seviyorum, bakış açını seviyorum, eminim sen çok güzel resimlerde yaparsın.. O böyle dedikçe, yüzümü aşağıya eğer, elimlede yüzümü kapatır utanırdım, içimdende bu ne diyor ya, derdim. Bu bir değil, üç değil, beş değil, hep aynı şeyleri duyunca acaba ben kendi yeteneğimin farkında mı değilim falan oldum. Sonra bir Perşembe, onun atölyesinde buluştuk. Aldım elime fırçayı, öyle yaptım olmadı, böyle yaptım olmadı. Korkma dedi, beğenmiyorsan deli deli geç üstünden. Boya, tekrar dene. Fırçayı korkmadan savur dedi. Yanlış bi şey yapamazsın. Bilmiyorum kaç kez bozdum yaptığım resimleri. Sonra bi teknik tutturdum ve oldu sanki. Olmadıysada onlar benim ilk çalışmalarım olduğu için çok değerli olacak benim için. Onlar bunlar:





Eskiden her mevsimi çok severdim ben. Kışı bile. Kar’ın sessiz yağışını izlemek çok romantik gelirdi. İzledim, kar üstünde yürüdüm, yürüdüm. Eee yeter da. Her şey kararında güzel. Soğuk ve güneşsiz günlerden sıkıldım. Adı üstünde soğuk. İşte böyle soğuk günlerden birinde esti öyle.. İstanbul’a bilet bakıyordum. İstanbulda burası gibi sıcak olmasada en azından hava değişikliği olur, arkadaşlarımla sıcak sohbetlerimiz olur, birbirimize iyi geliriz düşüncesi ile aradığım bileti buldum. Su’dan ucuzdu. Ama alamadım bi türlü teknik sorunlardan dolayı. Aradan bi bi kaç gün geçti, ben yine baktım biletlere. Öylece bakışıyorduk. Üstelik dahada ucuzlamıştı. Evren yine bana çalışıyor “Eee daha ne yapayım” der gibiydi. Anladım ben o mesajı. Alıverdim bileti. Üstelik sorunsuz oldu bu sefer. “Bi şey olmuyorsa daha iyisi olacağı içindir” anlayışım buradada devreye girmişti. 15-18 Şubat tarihleri arasında, evet sadece üç güncük İstanbul’a uçuverdim. 

Kısa tatiller çok daha verimli. Buna kanaat getirdim. Kısa olduğu için dolu dolu geçiyor. Onuda yapmak istiyorsun, bunuda yapmak istiyorsun, yapıyorsunda. Sağolsun arkadaşlarım benim yerime plan yapmışlar. Ne zaman İstanbul’a gitsem ilk plan kuaför olduğu için arkadaşım randevuyu Cumartesi sabahına yapmış bile. Zaten, “neden bu kadar kısa süreliğine geldin” diyene kuaförüm istanbulda diyorum:) Bunun şaka tarafı başka ama gerçeklik payı şöyle var. Avrupa’da kuaförler gerçekten pahalı. Ben kesim ve boya yaptırsam mesela 150-170 Frank. E ben gidiş geliş 180 Franka bilet buluyorum, hem kısa bir tatil, hem kuaför, hem arkadaşlarımla güzel zaman geçirmiş oluyorum. Bu kadar basit yani. 
Üç gün nasıl mı geçti? Harika geçti. 

Hani en son Ankara’ya bi düğüne gitmiştim ya, işte o kardeşlerimiz, bizi Cumartesi kahvaltıya, Pazar öğleden sonra şarap içmeye davet ettiler. Cumartesi kuaförden sonra onlara gittik kahvaltıya. Saatlerce ve konuşa konuşa kahvaltı yapmanın keyfi bambaşka. Oradada ressamlardan söz açıldı. Hatta o gün öğleden sonra Sabancı müzesinde Osman Hamdi beyin sergisine gideceğimizi söylediler. Ben, kim bu Osman Hamdi, yaşıyor mu hala” diye garip bi soru sordum. Gülmediler benim bu soruma, ciddi ciddi cevap verdiler. İlgisi olmayanın bilgiside olmuyor tabi. En son benim resime ilgimin olduğunu duyunca oraya götürmeye karar vermişler:) Ama ben tabi dünyadan bi haber:) 
Neyse kahvaltıdan sonra kalktık Emirgan’daki 
Sabancı müzesine gittik. Sadece ve sadece 6 tane resim sergiye konulmuş. Ve daha çok tekniğini analiz etmişler. Yani bana pek hitap etmedi, ama en azından Türk bir ressam tanımış oldum. Sonra hem kendime hem arkadaşlarıma dedim ki; ben hiç Türk ressam
tanımıyorum. Örneğin hiç ilgisi ve bilgisi olmamasına rağmen, herkes bi Picasso, bi Van Goch, bi Claude Monet, duymuştur. Herkesin tanıdığı bir Türk ressam tanımıyorum dedim. Bu benim ayıbım mı? Evet, belki.
Nazım Hikmet’in Abidin Dino’ya “bana mutluğun resmini yapabilir misin Abidin” sorusunu bildiğim halde, Abidin Dino’nun bir resmini bile tanımamam? Belliki bi ressam işte. Kendimden utandım☺️

Sonra aynı müzede Rus Avangardı sergisi vardı. Biz daha çok Osman Hamdi ye odaklı gittiğimiz için Rus avangardını görerek değil bakarak geçtik. Rus avangardında daha çok yazılar, küçük resimler vardı. Ekim devrimiyle başlanmış Stalin dönemine giden bir sergiydi resimlerden anlayabildiğim kadarı ile. 

Aynı gün Emirgan’dan Beşiktaş’a kadar bi bölümü otobüsle bi bölümü yürüyerek geldik. Beşiktaş Ahmet kokoreçte bi İzmir usulü kokereç yedik. Sıra sokaklara taşmıştı. Ne kadar ünlüymüş meğer. Ressam Osman Hamdi bey ile kokoreççi Ahmet beyi aynı gün tanımam biraz ironik oldu. Ama oldu işte. O kalabalık sırada biz bi şekilde yer bulduk. Şansımız yaver gitti. Bi şey söyleyim mi? Hakkaten güzeldi hem midyeler, hem kokoreçler. Tadı damağımda kaldı. Beşiktaştan Bomontiye yürüdük. O gün neredeyse 19 bin adım atmışız. Bomonti adada bütün kafebarlar ful dolu. Oradada şans bizden yanaydı, boş bir masaya aldılar bizi. Ne gariptir ki; bomontide bomonti bira yok. Alman biraları ve başka ülke biraları var. Bizde Alman birası pilsener aldık artık. İstanbulda Alman birası içmekte keyifliydi biz eski alamancılar olarak. 
Sonra 500 yüz metredeki eve yürüdük yine. 
Evdede devam ettik sohbete. Hiç bitmiyordu konuşacaklarımız. Zorla uyuduk. 
Pazar, öğlen kahvaltı, öğleden sonra İsviçre peynirleri eşliğinde şarap seansı. Ve sohbetler. Fıkra gibi yaşanmışlıkları anlatıp gülmeler. Çok keyifliydi çok. Bunlardan birini anlatayımda neye ne kadar güldüğümüzün farkına varsın okur. 

Geçmişimizin değil ama, yaşamımızın büyük bi bölümü Almanya’da geçtiği için, ve orada doğup yetişen kardeşlerimiz bazı deyim ve ata/ana sözlerini anlamadığından şöyle bi anımı anlattım. 

Almanya’da doğup ve orada büyüyen kardeşim Serdar’ı bilenleriniz bilir. İşte bu Serdar o zamanlar 16-17 yaşında. Yani 20 yıl önce. İzmirde görümcem gildeyiz:) elektrikler kesildi bi akşam üzeri tam yemek yiyecekken. Üst katta oturan kayınvalidesine Serdar’ı gönderdik mum alması için. Neyse gitti Serdar yukarı, biz sofrada bekliyoruz, elinde iki mumla geldi. Sofraya oturmadan ben yine yukarı gidiyorum dedi. Neden diye sorduk? Çünkü kayınvalidesini tanımaz etmez. İlk kez görmüş. 16 yaşındaki bi ergen ile 70 yaşındaki bir teyzenin ne gibi bi diyaloğu olabilir?  Bize şunu dedi; yukardaki teyze bana gene gel, gene buyur dedi, oraya gidiyorum. 😂
Bunu yazarak ne kadar komik oldu bilmiyorum ama, anlatması çok daha komik oluyor. Bu bi efsane bizde yıllardır. Ve buna benzer daha nice efsaneler var. Mesela bi reçel dökülmesi var kahvaltı masasında tam göğsüne yada göbeğine pıt diye düşen. Ve bunu çok daha sonra farkedip annaneden gelen lazca ayıp bi değimle tamamlayıp kahkahalara boğulmak. Gibi gibi. Dolu dolu bir Pazar sonrası, Pazartesi yine İsviçre’ye dönüş. Sanki hiç gitmemişim gibi, ama enerji depolanmış gibide. Her buluşmamızda bir sonraki buluşmanın tohumlarını ekiyoruz. Besleyebilirsek oluyor genelde. Bi sonraki buluşmamız iki ay sonra Likya yürüyüşü güya. Du bakalım 🤔 belki olur. 

Bugün yine bir resim sergisi vardı. Vernizaj daha doğrusu. Seviyorum vernizajları. Yani ilk gösterim, prömiyer gibi. Ressamlarında bulunduğu, aparatifler, şaraplar, şampanyalar ellerde resimleri incelemek, ellerde listeler, resim kenarındaki numaralara bakıp eldeki listeden resim isimleri falan. Bu üçüncü resim sergisine gidişim. Şunu farkettim. O kadar mütevaziler ki, arkadaşım beni hep tanıştırıyor onlarla, çok güzel fotoğraf çeker diyor, (tabiki abartıyor bence) resimede ilgili diyor. Onlarda ne güzel, gelsene bizim kursa diyorlar. Yine aynı pozisyonu alıyorum, elimi yüzüme götürüp yapamam diyorum. O zaman en doğru kişisin diyorlar. Bende senin gibiydim, utanıyordum, bak şimdi bu galeride sergi açtım, 70 yaşındayım, keşke daha önce yapsaydım diyerek beni iyice motive ediyorlar. 

Son zamanlarda sürekli bu resim olayı üzerime üzerime gelmesi hayra alamet mi bilemedim. Onada du bakalım 🤔 diyorum. 




28 Ocak 2019 Pazartesi

Yürüyelim mi?

Kış mevsimi. Soğuk. Ağaçlar cıbır cıbır, çam ağaçları dışında. Sıkıldım kış mevsiminden. Ben önceleri böyle değildim, her mevsimi yaşamayı severdim. Şimdi değiştim. Sevemiyorum. Ben sevmediğim için kış mevsimi gelmeyecek mi? Gelecek elbet. Ve ben sevmeye sevmeye yaşayacağım. Doğaya karşı gelinir mi? Gelinmez tabi. Ama bizler karşı gelinecek şeylere bile karşı gelemiyoruz. Susturulduk. Pusturulduk. O “sanal” sosyal medyadan klavye  cüretkarları sadece kendilerini tatmin ediyor. Sanal cesaret. Okuyup geçiyorum. Üzerinde durmuyorum çoktandır. 

Fakat en son şu 2500 liralik satılan kitap ilgimi çekti. Bu konuda insanlar ikiye ayrılmış durumda. Bu normal. Fakat yazarın daha önceki yazılarını paylaşan, “sol” düşüncedeki 
İnsanlar bile linç ettiler. Ben de ilk duyduğumda 2500 liraya kitap mı olur, bu adam iyice şaşırdı, Atatürk’ü kullanıyor, dedim içimdem. Ben öyle sürü gibi bi okuduğumu diğerleri gibi değerlendirmem. Bi zamana bırakırım, araştırırım, eşe dosta sorarım, ne nedir derim, sonra kendi fikrimi oluştururum. Bi çok bilgi edindim. Edindiğim bu bilgileri geçen Perşembe Kadınları masasına bile yatırdım. Onlara çok normal geldi bu konular. Evet, böyle bi şey var dünyada. „Limited Edition“ yani sınırlı sayıda bi kitap çıkması, ve bunun çok pahalıya satılması normal dediler. Ancak bu kitabın gelirini kendi kâr’ları icin kullanamaz yazarlar dediler. Yani sadece bir amaç için yapılabilir.  
Onlarda bu benim araştırdığım konuyu teyid etmiş oldular. Bu sefer düşündüğümde iyi bir amaç icin kullanılacaksa, ve bu gelir şeffaf bi şekilde deklare edilecekse, ve kontrolü yapılacaksa, ve gerçekten bi amaç için, yani bi yardım için yapılıyorsa buna neden karşı geleyim? Adam sıradan biri değil. Gazeteci sonuçta. Ama şöyle bi şey var ki; yazılarının kaynakçası yokmuş. Ben okumadım kitabı. Yani aynı kitap geçen yıl piyasaya sürülmüştü. Hala var 30-40 liraya okumak isteyene. Bi kaç paragraf geldi. Öyle yazmış ki; sanki orada yaşamış gibi. Sen o tarihte oradamiydin be adam? Nereden biliyorsun? Madem bu bir tarih kitabı olacak ancak doğru bilgiler yazilmali, o nedenle neden kaynakça belirtilmeli? Beni düşündüren sadece bu? Ki en en önemlisi bu. 
Ha, birde birde o geliri açık açık deklare etmesi. Ardında hiç soru işareti bırakmadan? 
Yoksa farkı kalmaz diğer dinci sömürücülerden.. 

Ben mevsim dinlemeden, yagmur camur demeden her gün 10 bin adım yürüyüşlerimi aksatmadan yürüdüğüm için gurur duyuyorum kendimle. Bunu 1,5 senedir yapıyorum. Öyle alıştım ki, olmazsa olmazım oldu. Buna bende hayret ediyorum. Eskisen amaaan yürüyünce nolacak derdim. Farkına varamazdım. Şimdi yürümediğim günlerde mutsuz oluyorum. Birde sigarayı bıraksam güzel olacak ama bunu başaramadım henüz. Bi taraftan sağlıklı yaşamayı severken diğer taraftan sigara neyin nesi? Dengelemeye çalışmak mı acaba kendimce? Fakat güzel bi alışkanlık edindim. Bunu herkese aşılamaya çalışıyorum, diyorum ki, var mısın benimle her gün 10 bin adım meydan okumaya. Bu meydan okuma aslında karşımdakini harekete geçirme, yoksa ben bunu zaten yapıyorum. Ama meydan okuma olunca, diyelimki bi gün canım istemedi, işte bu anlarda benide dürtüyor. Yani karşılıklı bi dürtüşme. Çünkü akşama yürüdüğümüz adımları aplikasyon ölçümü ile birbirimize göndermek EGO’muzu tatmin ediyor. Ego doğru bi terim olmadı, sözümüzü tutmamızın tatminliği, kendimize olan saygının tatminliği ve bedenimizdeki o yürüyüş sonrasının enerjisi diyelim. En azından bende öyle.

Heyyy sanada meydan okuyorum, var mısın hergün yürümeye? En az 7000 adım. Sonra 10 bin? 
Cesaretin varsa bende varim dersin bence..

Su faydalarinida ekleyim:

Yürüyüş yapmanın diğer faydaları ise şunlar:
Dinlenirken bile kilo vermeyi sağlayacak şekilde metabolizma hızınızı artırır.
  • Yeme isteğinin (iştahın) kontrol edilmesine yardımcı olur.
  • Enerji verir.
  • Kandaki kolesterol seviyesini azaltır.
  • Yüksek tansiyonu düşürür.
  • Şeker hastalığını kontrol etmeye ve önlemeye destek olur.
  • Göğüs, prostat ve mide-bağırsak gibi bazı kanser türlerine karşı riski azaltır.
  • Kalp krizi ve felç gibi rahatsızlıklar için yardımcı rehabilitasyonu sağlar.
  • Bağırsakların çalışmasını düzenler.
  • Uyku düzenini destekler.
  • Bacak ve kalça bölgesindeki kasların güçlenmesine yardımcı olur.
  • Kemik güçlenmesini sağladığı gibi yaşlı kadınların kaderi gibi gözüken kemik erimesi riskini de azaltır.
  • Kaynak:düzenli yürüyüs faydalari 

16 Ocak 2019 Çarşamba

15 Ocak..

2019 yılından onbeş gün eksilmiş bile. Bi bakmışız bahar gelmiş, bi bakmışız yaz, bi bakmışız sonbahar.. İşte böyle çabuk geçiyor zaman. Oysa 2000 li yıllar, milenyumlar ne uzaktı bizim gibi seksenler kuşağı için. 19 yıl geçmiş bile ikibinden sonra. Daha dün gibi değil mi? Düşünsen eğer, bekli bi 20 yıl daha yaşarız belkide yaşamayız bi çoğumuz.

Ama işte bazen hiç ölmeyecek gibi davranıyoruz. Belkide budur bizi ayakta tutan. Nasıl olsa ölcem ya, koy dötüne rahvan gitsin, olmuyor. Her seferinde yeni yıla umut bağlıyor insan. 2018 çok çok muhteşem bi yıl olmadı benim için. Elbette güzel günlerim ve gezilerim oldu. Ama genel anlamda yakın çevremde kayıpların ve hastalıkların baş gösterdiği bir yıl oldu. Mutsuz günlerim mutlu olduğum günlerden daha fazlaydı. Yani 2018 i bilançosu kâr ile değil zararla kapandı.

 Yeni yıla Almanya’da girdik biz. Kardeşler hep birlikteydik. Sisli bi hava vardı. Havai fişekler sisten pek görünmesede yarım saat sürdü patlamalar. Havayere bi sürü para.. öyle derler Mudurnu’da bi şey boşuna olduğu zaman. Yani boşu boşuna, havaya bir sürü para. “Attığın taş vurduğun kuşa değmeli” de denir, ama bunun konumuzla alakası pek yoktur.  Zaten hiç sevmem havai fişekleri. Üç yıl önce yine böyle bir yılbaşı gecesi o fişeklerden biri birinin balkonuna isabet edip yangın çıkmıştı bi dairede. Saatlerce yangın izlemiştik havai fişek yerine. Üstelik sağır ve dilsiz bir çiftin eviydi bu. Güya yasaklanmıştı, bu sene yine patlatıldı. Almanlar pek seviyor havaifişek patlatmayı.  Neyse ki, kazasız belasız atlatıldı.

Yeni yıl kartları göndermiştim yine Aralık ayında. Hemen hemen gönderdiklerimin çoğu ulaşmış. Ama yine bi kaç fire var gibi. Bunlardan ikisi blog aleminden. Özlem ve Mina, sizinkiler galiba yoldan çıktılar. Bekliyorum bakalım. Önceki yıl gönderdiğim yeni yıl kartım bir Temmuz ayında ulaşmıştı Erzurum’a😀 Ha, ben aldım mı kartpostal? Aldım Noel babanınkilerini😀. Olsun bu bi alışveriş değil sonuçta! İçten gelen bi şey.
Burası İsviçre olmasina rağmen henüz adamakıllı bi kar yağmamiştı. Bir ay önce yağar gibi olmuştu ama fiyaskoydu. Hele yılbaşında falan 10-12 dereceleri gördük, diyecektim ki;  Nihayet yağdı o kar. Aheste aheste. Beyaza büründük. Beyaz çatılar, yazın farkına bile varmadığımız o çatılardaki dumanı çıkan bacalar çok güzel görünüyorlar. Kar yağışını izlemek neden böyle güzel, böyle dinlendirici. Ruhu dinlendiren beyazlık, sessizlik, ve sakinlik. Demekki dedim, böyle olmalıyız, sakin, sessiz ve duru.. Fakat  doğa gibiyiz işte bizde, bazen yağmur gibi yağarız çisil çisil, bazen dolu gibi şakır şakır, bazen de günlük güneşlik, umrumda mı dünya misali..

Akşam Mudurnu FB sayfasında şöyle bi yazı vardı. “Aşama gayıkları hazırlan uşakla, hotlak’ta yapacız” yazıyordu. Çok tanıdık geldi bu kelimeler. Yani tercümesi; akşama kızakları hazırlayın çocuklar, hotlak’ta yapacağız” Mudurnuda kızağa “gayık” derdik. Fakat hotlak neydi? Bunu unutmuştum. Düşüne düşüne ve mantık yürüterek çıkarttım bunuda. Hotlak, tümsek demekti. Yani kızakları tümseklerden hoplatmak. Bi nevi engelli uçmak:)
Abime yazdım hemen. Ne de olsa çocukluğumuz o köyde geçmişti. Hotlat’mak kelimesini hatırlamadı ama mantık yürüterek çıkarttı bi anlamda. Sonra abimin Mudurnu özlemi hortladı. Hotlamak kelimesi bizi bi hortlattı. Dedi ki, çok özledim köyü, en son kışını 77-78 lerde görmüştüm. Dedim, abi var mısın bi hafta sonu gidelim. Varım dedi. Bi heyecanlandık ikimiz. Mudurnu sayfasındaki bu paylaşım foto ile birlikte bizi bi harekete geçirdi. Şimdi ucuz bi bilet bulabilirsek gideceğiz Şubat ayında. Oda olmazsa Mart veya Nisan. Oda olmazsa Mayıs, Haziran.  Oda olmazsa seneye kışın, oda olmazsa elbet bi gün:)

15 Ocak önemli bi gün bizde. 23 yıl önce bugün Deniz ve Taylan bi sabaha karşı doktorları göreve çağırmışlardı alel acele. Uyandığımda anne olmuştum. Eşim baba, birileri dayı, amca olmuştu, birileri teyze, hala. Ailede herkes bi şeyler olmuştu😀 0 yüzden önemli yani. Belki bi gün dünya için’de bi şeyler yapıp, hepimiz için önemli olabilirler🤪
“Celile“ kitabını okurken kendimi onun yerine koyarak okumuştum, 1902’nin Ocak ayı soğukları başladığında, o Selanik‘teydi. Ben Düsseldorf’ta. Celile 15 Ocak’ta Nazım Hikmet Ran’ı doğurmuştu, ben’de Deniz ve Taylan’ı.  15 Ocak’ta hep bu üçünün Doğum günü aklımdadır. 😊 Farkındayım ne ben bir Celile olabilirim, nede  Deniz veya Taylan, bir Nazım Hikmet. Herkes kendi olsun zaten. 


Ben bir sosyal medya fenomeni değilim. Sınırlıdır arkadaş sayım. O nedenle yüzlerce binlerce, beğeni ve yorum olmaz. Ama olanlar çok daha samimi ve hep tanıdıklardan olduğun için daha inandırıcı hissederim. İçerden dışardan az ama öz mesajlar aldım. Bunlardan birini seçtim. Oda şuydu;

“Yayında ve yapımda emeği geçen siz kıymetliler ☺Ne güzel doğurmuşsun be. 
İnsan yaptığı herşeyi mi iyi yapar yahu pizzan, makarnan, şarabın, sohbetin, çocukların, gezmen, eğlenmen ❤” (Cansu E.)

Bu blog yazısını yazarken yazdı bunu. Dedim, bu çok hoşuma gitti gece gece, bi şişe şarabı tüketmişim, keyifliyim. Bunu blog yazıma ekleyeceğim, biraz olsun tatlansın yazım.. dedi ki, “Fazlası var eksiği yok diye de yaz“ 

Çünkü yazılarımda tat bulamadığım için yazamıyorum epeydir..Hadi hadi, tevazu gösterme diyor hala. Yazdım güya. Çıkan bu.. 

Hepinize güzel bir 2019 yılı diliyorum. Tek sayılı yıllar daha güzel oluyormuş. Öyle diyorlar. İnanırsak olur bence. 

24 Aralık 2018 Pazartesi

Bayan Suzi‘de Noel Yemeği


Noel masasi
İki hafta önce bayan Suzi’yi ziyaret etmiştim. O zaman bana “23 Aralık Pazar akşamı Bayan Anliker gelecek, Noel yemeği yapacağız birlikte sende gelmek ister misin” diye sormuştu. Tabiki gelirim demiştim. Çünkü bayan Anliker’i merak ediyordum, eşinin 65 yıllık sevgilisi ile nasıl arkadaş olmuştu? 
Bay Anlikerin ölümünden sonra sık sık bir araya gelip, birlikte ağlayıp birlikte gülüyoruz demişti Bayan Suzi . 

Yağmurlu bi Pazar bugün. Ütü yaparken telefonum çaldı. Arayan Bayan Suziydi. Geliyor musun bugün diye yeniden hatırlattı. Unutmadım evet geleceğim dedim. Saat 17 de evine vardığımda kapısını yine aralık bırakmıştı. Her zamanki gibi yine zile basıp içeri girdim. Ev mis gibi yemek kokuyordu. Pencereleri açmışlardı havalansın diye. Bayan Suziyi kucakladım, sonra mutfakta önünde önlükle yaptığı yemeği karıştıran Bayan Anlikeri gördüm. Görece daha gençti. O beni, ben onu gıyabımızda tanıyorduk. İyi akşamlar bayan Anliker, diyerek tokalaştım. Ben Lory, ismimle hitap edebilirsiniz dedi. Bende de ön adımı söyleyip, tanıştığıma çok memnun oldum, dedim. Seni daha önce bir kez görmüştüm, uzun saçların vardı, ama şimdi sokakta görsem tanımazdım, gittikçe gençleşmişsin, nasıl yapıyorsun bunu diyerek iltifat etti. Evet, hatırlamıştım, yıllar önceydi, bay Anliker’i evine bıraktığımda kapıda ayak üstü konuşmuştuk. Ama bende görsem tanımazdım. Güzel kadın. Dinç ve bakımlı. Sessiz ve temiz çalışıyor mutfakta. Eli ayağı her şeye yakışıyor. 

Elim boş gitmeyeyim diye bir şişe kırmızı şarap götürmüştüm. Suzi Portekiz şarabını çok severmiş. Ben Fransız şarabı götürmüştüm. Sana bir şey getirme demedim mi ben, dedi. 
Ama bu akşam Bay ve Bayan Anlikerin mahzeninden Portekiz şarabı içeceğiz dedi. Bay Anliker yoktu artık, ama onun aldığı şarabı karısı Lory, sevgilisi Suzi, ve iş arkadaşı ben, Bay Anlikere kaldırıyorduk meylerimizi. Onun canına değercesine. 

Izinlerini alarak cektim fotografi
Yemek öncesi birer kadeh mutfakta içtik. Sonra yemeğe geçiş. Masayı kurayım mı dediğimde, masa hazır dedi Lory. Özenle hazırlamışlar masayı. Tarihi gümüş çatal, kaşık bıçak yerlerini almıştı. Servis tabakları keza öyle. Birde ünlü ressam tablolarında gördüğümüz vazodaki çiçekler, bu sefer canlıydı. 

Yemek Bay Anliker tarifimiymiş. “Fleischsuppe” et çorbası dedikleri şey. Daha önce hiç yemedim. Ama öyle bir şey ki; hem çorba hem ana yemek. İçinde et var, havuç, lahana, pırasa, soğan, kereviz var. Önce suyunu içiyorsunuz çorba yerine, sonra et, yanında ki sebzelerle ana yemek oluyor. Hem eti güzel pişmiş, hem sebzeler erimemiş. Çok sevdim. Tatlı olarak meyve salatası yapmış Suzi. Ağır ağır, sindire sindire konuşa konuşa yedik yemeklerimizi.

Ben bi punduna getirip Lory’ye  merak ettiğim soruları sormak istiyorum. Yani nasıl oluyorda, kocasının sevgilisi ile arkadaş olabiliyor😀? Dimi ama? 

Loryyyy, dedim gülümseyerek, sen daha öncede geliyor muydun buraya? Hayır, dedi. Bay Anlikerin ölümünden sonra gelip gidiyorum. Çünkü çok değer veriyordu Suzi’ye, en son kaza geçirdiğini öğrendiğinde çok üzülmüştü, zaten yıllardır tanışıyorlar, en son ben getirip götürüyordum buraya bile, dedi. Baksana haline, iyi göremiyor, duyamıyor, ve kimsesi yok. Acıyorum dedi. Güzel bi insan olduğunu düşünüyorum Lory’nin. Gençliğinde belki farklı düşünmüş olabilir hiç görüşmediğine göre, ama bu saatten sonra arkadaş olayım bari, en azından ortak bi noktamız var, ikimizde aynı adamı sevdiğimize göre mi düşünüyor? Bilemedim? Çokta inciğini cinciğini soramadım.  Velhasıl enterasan bi akşamdı. Böyle şeyler ancak filmlerde olur diyebileceğim bi film karesi gibiydi bu akşam yaşadıklarım. 

Masayı kaldırdık, hemen bulaşıkları yıkadım, Lory geldi arkamdan, oda kurulayıp yerleştirdi. Tekrar masaya döndük. Bi espresso içermiyiz dedi Suzi. Valla hiç uyku problemleri yok herhalde bu yaşta bile. Uykun kaçmaz mı dedim? Yoo, dedi! Kaçarsa kalkar bi kadeh şarap içerim sonra yine yatarım dedi cool bi şekilde. İçtik kahvelerimizi minik çikolatalı pastayla. Bulaşıklar kalsın, ben onları sonra yıkarım, güzel bi akşamdı benim için, yarın Noel, ama ben bu akşamdan kutlamış gibi oldum teşekkür ediyorum ikinizede, dedi. Ben asıl ikisine teşekkür ettim. Bu arada bulaşıkların yıkandığının farkına varmamıştı. Lory ile göz göze gelip sadece göz kırptık birbirimize. 

Saat 20.30 gibi ben kalktım. Lory oradaydı. Araba ile mi buradasın dedim. Hayır otobüsle geldim, çünkü şarap içeceğimi biliyordum, dedi. Bende biliyordum ama arabayla geldim, dedim.. Güldü:) işte disiplin farkımız bu dercesine. 

Vedalaşıp çıktım. Gece karanlıkta sokak lambalarına baktığımda yağmur iyice bastırmıştı. Arabaya geldiğimde çantamı bu sefer gerçekten mutfakta unuttuğumu farkettim. Geri geldim. Zile bastım önce, sonra kapı kolunu bastırarak içeri girdim. Kapı açıktı. Lory beni gördü. Çantamı unutmuşum, dedim. Güldü. Suzi beni farketmedi bile mutfakta arkası dönük beni anlatıyordu Lory’ye. Bi süre kendimi dinledim. Hoşuma gitti duyduklarım. Lory bana baktı, ben Lory’ye. Kapyı kilitleyin arkamdan deyip çıkıp gittim. 

18 Kasım 2018 Pazar

Sonbahar Geçerken..

Sonbahar geçiyor. Havalar iyice soğudu. Yaprakları artık rengarenk değil. Hepsi kahve tonlarında ve iyice kurudular. Bi rüzgarlık canları kaldı. Çıplak kuru dalların üstü beyaz karlara kavuşacak bahara hazırlık için. 
Her mevsimi seviyorum. Bazen sadece kış uzun sürüyor gibi geliyor. 

Bayan Susi ve Lory’ye taziye kartları gönderdim. Sonbahar motifli fotoğraflarım taziye için pek uygundu. Geçen seneki kartpostal satışlarımdan kalmıştı. Daha bi çok var. Yavaş yavaş yılbaşı kartları yazmalı. Elimde olan adreslere göndermeye niyetliyim. 

Dün akşam çok komik bi şey oldu. Yazmalıyım. Bilenler bilir ikiz oğullarım var. Tek yumurta ikizi mi, çift yumurta ikizi mi bu soruya hiç bir zaman cevap veremedik, taa ki düne kadar. Ne doğduğunda ne de doğum öncesi jinekoloğum buna cevap veremedi. Kim bunun muhatabı onuda hiç öğrenemedik. Belkide çokta umurumuz olmadı. Onlar bizim için hep ayrı bir bireydi. Çok yakınlarımız karıştırır, okulda öğretmenler karıştırır, gümrük polisi bile farkına varmadı pasaport değişiminde. Evet bunu bilinçli yapmıştık bi keresinde. Farkına varsaydı gümrük memuru, pasaportlar karışmış diyecektik.

Dün ne oldu peki? 
Bize göre ikisi çok farklılar. Karakterleride farklı, fizikleride. Tamam aynı boy ve aynı kilodalar. Evet, benziyorlarda.  Fakat bana göre, yürüyüşleri farklı, bakışları farklı, duruşları farklı. Sadece kardeş benzerliği var.. Neyse, bunlar laptoplarını yüz tanıması ile açılmasına ayarlamışlar. Dün birbirlerinin laptopunu yüz taraması ile açmaya kalkıştılar. Sonuç? Açıldı laptoplar. Buna hem kendileri güldü, hem ben. Dedim, tamam tek yumurta ikizisiniz. En son teknoloji bile şaşırıyorsa, tasdiklendi, onaylandı, damga vuruldu:). 
Tek yumurta ikizisiniz! Nokta.

Deniz'in üzerindeki önlük gibi sey
 pek estetik görünmesede
siparis ettigi yemekle alakali,
önünde pisiyor
. 
Bu akşam ikizlerden biri, Deniz olanı yani, anne gel seni yemeğe götüreyim dedi. Olur dedim. Yürüyüşten gelmiş, banyo ve tuvaletleri siliyordum. Bi elimde bez, birinde deterjan kutusu vardı bunu söylerken. Tamam dedim, hazırlanıyorum o zaman. 20 dakikada giyindim, süslendim. Sanki biraz önceki elinde bezle duran ben değildim. O başka biriydi. Anne naaptın? Seni annem değil, kız arkadaşım sanacaklar dedi. Böylede muzip bir çocuk:)
Türk restoranına gittik. Sahibi taniyormuş bunu. Oooo Deniz, hoş geldin diye karşıladı. Deniz hemen “annem” diyerek beni tanıştırdı yanlış anlaşılmaya sebep vermemek için:) Efendim, adınızı hep duyduk, çok memnun oldum diyerek masa seçimini bize bıraktı. Bos masalardan birine oturduk..
Adam dört dönüyor etrafımızda sağolsun. Bu kadar ilgi hem beni, hemde Deniz’i mahçup etti. Neyse mahçupluk bi yana, ilk kez oğlum beni yemeğe götürmüş, rakı içiyoruz, sohbet ediyoruz. Çok duygulandım be. Daha dün gibiydi, küçücüklerdi, parktı, anaokuluydu, ilkokuldu, dersti, veli toplantısıydı, karneydi, liseydi, notlardı, üniversiteye girişti.. Büyümüşler kabul etmeli. Konuşmalarımızın konusu bile değişmiş. Aşk meşk ilişkilerini anlatıyorlar. Farklı bakış açılarından dolayı yaşadıkları zorlukları mesela. Bu konularda onlara yetemediğimi, nasıl konuşmam gerektiğini bilemiyorum sanki. Sadece dinliyorum. Henüz çok gençsin, bi gün bu düşüncelerine güleceksin diyorum ama, bu onu rahatlatan bi şey mi onuda bilmiyorum. Sadece kendini tanı, kendine güven, yolun çok başındasın, daha çok farklı insanlarla tanışacaksın, düşüncelerin değişecek gibi soyut şeyler onu ne kadar ikna etti bilemiyorum. Yaşayarak öğrensin istiyorum. Hepimiz yaşayarak öğrendik mi? Nasihatler bi kulaktan girip diğerinden çıkmadı mı? 

Ama öyle bi konuşayım ki, rahatlamış hissetsinler istiyorum. Bunu başarabildiğimi düşünmüyorum, her ne kadar seninle konuşmak iyi geldi deselerde. Hem arkadaş gibiyiz, hem ana oğul gibi seviyeli.  Bu iyi bi şey mi, değil mi çözemedim? Oysa onların yaşlarındaki diğer arkadaşlarımın çocukları ile arkadaş gibi her şeyi konuşabiliyoruz ve düşüncelerimiz neredeyse örtüşüyor. Kendi çocukların olduğunda o tutukluk benden mi kaynaklanıyor, onlardan mı? Bunu çözemiyorum. Yada bu normal mi? Onuda bilmiyorum. Bir bilinmezlikler içindeyim şu an. Zaman geliyor çocuğuna yetemiyorsun. 
Belkide bu normali bu. Bu mu?

14 Kasım 2018 Çarşamba

Bayan Suzi, Ve O Gül

gül kokulu gül.
Geçen hafta perşembeydi, yine telefonla aramıştı bayan Suzi beni. Sesi iyi gelmiyordu. Döndün mü tatilden, nasıl geçti diye sormuştu. İyi geçti, sen nasılsın diye sorduğumda, hiç iyi değilim demişti. Peki, evde misin, seni ziyarete gelebilir miyim diye sorduğumda, hayır birazdan fizyoterapiye gideceğim, demişti. Peki ya yarın, diye sorduğumda, bilmiyorum kafam çok karışık, yarın günlerden ne diye sormuştu. Cuma dedim. Bilmiyorum, gelmeden önce ararsın demişti. Gitmedim ben o Cuma. Biraz nezle gibiydim, aksırıp tıksırıp duruyordum birde gidip ona bulaştırmayım diye düşündüm. Cumartesi, Pazar hava çok güzeldi sık sık bayan Suziyi düşünüyordum ormanda yürürken. Yine gitmedim. 

Bugün iş çıkışı aradım bayan Suzi’yi. Nasılsın, dedim. Çok kötüyüm dedi. Neyin var diye sormadan, vaktin varsa sana gelmek istiyorum, dedim. Çok sevinirim dedi. Telefonu kapatmadan önce “hele şükür” dediğinide duydum. 

Sisli ve hafif çiseleyen havada neyle karşılaşacağım acaba diye yol alıyordum. Bayan Suzi’nin sokağına girdiğimde, dış kapıda beni beklediğini gördüm. Gözleri çok iyi görmediği için o beni göremedi. Arabayı park edip hızlı bi şekilde evine yöneldim. 
Kapıda karşıladı beni, iyi ki geldin dedi. Kapısının önündeki kasaların içindeki elmalarını gösterdi. Götür bunlardan, bir sürü var, dedi. Bahçesindeki bir tek elma ağacındandı bütün o elmalar. 

Benim merak ettiğim Bayan Suzi, aksine her zamankinden daha iyi görünüyordu. O ittirmeli sandalyesi olmadığı gibi değneklerini bile kullanmıyordu yürürken. Ee hani çok kötüyüm, demişti diyorum içimden. Neyse içeriye girdik. Girişteki bi halının köşesini kaldırmış, “gözlerim çok iyi görmüyor, şurda duran ne? Diye sordu. Kurumuş bir yaprak duruyordu halının altındaki açık köşede. Eğilip aldım, kurumuş bir yaprak 🍂 bu, dedim. Elini yüzüne tutup gülmeye başladı. Ama nasıl gülüyor. Kedim kaldırdı o köşeyi ve ben onu fare sanıyordum, dedi. Ama gözleri iyi seçemeyen bi insan için kurumuş boz bir yaprak üstelik sapı var, fareyi andırabilir. Ben onun güldüğü kadar gülmedim, gerçekten fareye benziyor, bende önce fare sandım, dedim tebessüm ederek. Benziyor dimi, dedi. Evet, dedim. 
Bay Anliker ve oturdugu sandalye.
Sonra mutfağa geçtik. Her zaman oturup sohbet ettiğimiz yere. Küçük yuvarlak masası ve iki sandalyeli mutfak. Birinde Bay Anliker, diğerinde Bayan Susi oturur. Üçüncü kişiye diğer odalardan gelir sandalye. Bay Anlikerin sandalyesine bayan Susi oturdu. Bende bayan Suzi’nin sandalyesine. “Bay Anliker öldü biliyor musun” dedi pat diye. “Neeeeee” dedim bende pat diye. Evet öldü, gitti, terketti bu dünyayı dedi. Ağlamıyordu. Gülmüyorduda. Normal mimikleri ile anlatıyordu. 

Ne zaman, neden, nasıl? Diye sordum. 
Şarap içermiyiz bir kadeh dedi. İçeriz, dedim ve hemen bardakların olduğu dolaba yöneldim o zahmet etmesin diye. Hayır, dedi sen otur ben getireceğim o çok özel kadehleri. Biri babamdan kalma tek bir kadeh, diğeri ise bay Anliker’den kalma tek kadeh. Onu ben alacağım, babamdan kalanı ise sana vereceğim dedi. Peki dedim. Oysa dolabın içi çeşit çeşit içki bardakları ile doluydu. Ama bu iki bardak tek. Bu iki tek bardağı özenle alıp mutfağa döndük. Kırmasam bari diye kadehi sıkı sıkı tutuyorum. Neredeyse sıkarak kuracağım.
O sandalyede oturan Bayan Suzi,
ve camin önündeki o gül..

Tekrar oturduk mutfaktaki masaya. Açık şarabı varmış zaten, kadehleri ben doldurdum. Bay Anlikere içelim diye kaldırdık kadehleri. Evet ona içelim, dedi. Ve başladı anlatmaya. 

“Geçen hafta Pazartesi hastaneye kaldırılmış kalp yetmezliğinden, benim haberim yok, beni 60 yıldır her gün arayan insan aramayınca merak ettim günlerce. Cuma akşamı karısı Lory aradı. Hastanede yattığını söyledi. Lory gelip beni aldı ve o gün ben gittim hastaneye. Lory de eve gitti. Bütün gün onunla beraberdim. O masmavi düğme gibi gözlerini açıyordu, ama beni gördüğünü ve algıladığını sanmıyorum. Sonra ben eve geldim, o gece 10 Kasım gecesi o mavi gözlerini kapamış” dedi. Tam bayan Suzi bunu anlatırken bütün mavi gözlüler 10 Kasım’da mı ölüyor acaba diye aklımdan geçirdim. Aklımdan geçen diğer bi konu ise sonbaharın aynı zamanda hüzün mevsimi olduğu idi. Hazan, hüzün, yaprak dökümü, ölümler, hastalıklar hep bu mevsimde baş gösterir. Belki sonbaharın renkleri bu yüzden güzel ve aynı zamanda hüzünlüdür. 

Sonra birden bire başka bi konuya geçip dünya gerçeklerinden konuşmaya başladı bayan Suzi. Şöyle adamakıllı Bay Anliker’in matemini tutamıyorum. Bende onun gibi ağlayamıyorum. Oysa bizde ölümler acıklıdır, ağlamaklıdır, derin acılar içerir. 

Biliyor musun diyor, şu gülü götürmüştüm Bay Anlikere. Kokladı. Ne güzel kokuyor, dedi. Bunu anlatırken kendiside kokladı gözleri kapalı. Bak, sende kokla istersen, dedi. Artık nasıl bi özlem ile kokladım bilmiyorum, gerçek söylüyorum, yok böyle bi koku. Böyle güzel kokan bir gül henüz koklamadım. Mutfağında beyaz bir vazoya koymuş. Bu gül solmuştu, yeniden açtı biliyor musun dedi heyecanla. İnanıyorum ona. Fotoğrafını çektim. Bu gül elbet solar bi gün, seneye ölüm yıldönümünde belki ona kartpostal olarak gönderirim diye düşünerek çektim bu fotoğrafı. 

Eee, dedim şimdi bundan sonra ne olacak, nerede ve ne zaman defnedilecek? Bilmiyorum, dedi. Bundan sonrasının önemi var mı? Beni her gün arayan bi insan yok artık, onun düşünceleri, onun centilmenliği, onun anlayışı, onun aydınlığı yok. Sessiz bi dünyaya gömüldüm. Ama ben yalnız yaşamaya alışığım, daha çok onun karısı Lory’i düşünüyorum. Onun işi daha zor. Bir sürü kararlar vermesi lazım. O çok iyi bir kadın, şimdi sadece onu düşünüyorum, dedi. 
Bunu kimseye anlatmadım, bir tek sana anlatıyorum, elbette karısının iznini alarak, dedi. Eğer karısının yardıma ihtiyacı olursa senin adını verebilir miyim? Diye sordu. Elbette, dedim. 

Ama hala defnedilme konusuna açıklık gelmemişti. Nerde, ne zaman olacak, sen gitmeyecek misin diye yeniden sordum. Bay Anliker’i biliyorsun, öyle şaşaya gerek duymadı hiç, sessizce gitmek hep tercihiydi. Buda öyle olacak. Krematoryum’da yakılarak külleri kalacak geriye, dedi. Onada karısı karar verir nereye savrulacağına. 

Nasıl güzel, nasıl objektif, nasıl anlayışlı, nasıl aydın bi kadın. İdolüm. Biraz sert gibi görünüyor. Ama mükemmel. Keşke bende öyle olsam!! Biz acınasını kadınlara alışığız ya hani. 

Son olarak dedi ki; Viktor Hugo’nun bir mezar şiiri bilir misin? Hayır dedim. Bilmiyorum, söylesene bana. Fransızca ama, aynı sözleri bire bir tercüme edemeyebilirim, dedi. Ve etmedi. 

Vedalaştık. Bir kasa elma verdi bana. Eve geldim. Gelir gelmez o şiire baktım. 
Türkçesi şöyle imiş. 

“Senin gibi bir aşk çiçeği ne yapar
Seher vakti yağdığında yağmurlar? ”
Diye mezar sordu güle.
“Ya senin o kuyu gibi ağzına
Düşen insan ne yapar daha sonra? ”
Diye sordu ona gül de.
“Ey karanlık mezar, amber ve bal
Kokusuna döner o damlacıklar
Anladın mı beni şimdi? ”
Mezar da dedi ki “Ey dertli çiçek,
Melek olup göklerde süzülecek
İçime düşen her kişi.”
(1837)
Victor Hugo
Çeviren: Tozan Alkan
Böyle işte. Bay Anliker gitmiş. Ve ben üzgünüm. Onun gibi bi insan tanıdığım için çok mutluyum. Bizim firmanın kuruluşundan beri vardı. Katkısı çoktur. Firmanın envanteridir neredeyse. En son yine bayan Suzi’de buluşup hayatımda ilk kez geyik eti yemiştim. O ısmarlamıştı. Ve orada birbirimize sen diye hitap etmeye başlamıştık 20 yıl sonra. Taksiye bildirdiğimde, bu geceyi tekrarlayalım demiştim. En kısa zamanda olsun, lütfen demişti, ve yanaklarımdan öpmüştü. Öyle havayı öper gibi değil, dokunarak öpmüştü😪 
Bi daha olamadı😪 hayat işte. Kaşla göz arasında.. Seni çok sevdik Bay Anliker. Küllerinden yeniden doğ emi. 
Bay Anliker ve ben.

Bayan Suziye ait diger yazılar:

Bayan Suzi Düşmüş
 Bayan Suzi ve Sevgilisi..
Bayan Suzi ve üzümleri